Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız; hepinizi Allah’ın rahmeti, bereketi ve selamıyla selamlıyor, dua ve muhabbetlerimle yazıma başlıyorum.
İnsan, ömrünü günlerle ölçer; fakat hakikatte ömrün değeri, geçen günlerin sayısıyla değil, o günlerin insana kazandırdığı iman, hikmet ve güzel amellerle anlaşılır. Her doğan güneş, Rabbimizin insana bahşettiği yeni bir emanet; her batan güneş ise bir daha geri gelmeyecek eşsiz bir fırsattır. Bu sebeple İslam, zamanı sadece tüketilecek bir vakit olarak değil, ebedî hayatı kazandıracak en büyük sermaye olarak görür.
Halk arasında hadis olarak meşhur olan şu hikmetli söz, bu gerçeği veciz bir şekilde ifade eder:
“İki günü eşit olan ziyandadır.”
Bu söz, müminin her gününü dünden daha bilinçli, daha ahlaklı, daha faydalı ve Rabbine daha yakın yaşayabilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Çünkü ilimde, ibadette, güzel ahlakta, merhamette, adalette ve kulluk şuurunda yerinde saymak, insanın manevi yolculuğunu yavaşlatır. Oysa mümin için hayat, duraklama değil, daima Allah’a doğru yürüyen bir tekâmül yolculuğudur.
Yüce Rabbimiz Asr Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr Sûresi, 1-3)
Bu kısa fakat derin anlamlar taşıyan sure, zamanın sessizce tükenen bir sermaye olduğunu haber verir. İnsan her geçen gün ömründen bir parça kaybeder. Asıl kazanç ise geçen zamanı imanla, salih amelle ve güzel ahlakla bereketlendirebilmektir.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zamanın kıymetine dikkat çekerek şöyle buyurmuştur:
“İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kıymetini bilmez: Sağlık ve boş vakit.” (Buhârî)
Gerçekten de insan, çoğu zaman sağlığının değerini hastalandığında, vaktinin kıymetini ise ömrünün sonuna yaklaştığında idrak eder. Oysa akıllı mümin, henüz elindeyken bu nimetlerin hakkını vermeye çalışandır.
Bir başka hadis-i şerifte Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet gününde kul; ömrünü nerede tükettiğinden, gençliğini nasıl geçirdiğinden, malını nereden kazanıp nereye harcadığından ve ilmiyle ne amel ettiğinden sorguya çekilmedikçe yerinden ayrılamaz.” (Tirmizî)
Bu hadis, bize ömrün rastgele geçirilmek üzere verilmediğini; her anın ilahî muhasebenin konusu olacağını hatırlatmaktadır.
Bugün insanlığın en büyük imtihanlarından biri de alışkanlıkların esiri olmaktır. Aynı düşünceler, aynı ihmaller, aynı hatalar ve aynı mazeretlerle geçen yıllar, insanın ruhunu fark ettirmeden köreltir. Böyle bir hayat, görünüşte hareketlidir; fakat hakikatte bereketsizdir. İnsan yaşar; fakat olgunlaşmaz. Çalışır; fakat kulluğunu derinleştiremez. Kalbi atar; fakat hakikatin heyecanını hissedemez.
Oysa mümin, her sabah kendisine şu soruyu yöneltmelidir:
“Bugün Rabbime dünden daha yakın olabilecek miyim?”
İşte gerçek ilerleme budur.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Allah katında amellerin en sevimlisi, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhârî, Müslim)
İnsan, büyük başarılarla değil; küçük fakat sürekli iyiliklerle kemale erer. Her gün bir ayeti daha anlamaya çalışmak, bir gönlü kırmamak, bir yetimin başını okşamak, bir günahı terk etmek, bir kusuru düzeltmek… Bunların her biri Allah’a yaklaştıran sessiz yükselişlerdir.
Yine Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Müminlerin iman bakımından en olgunu, ahlakı en güzel olanıdır.” (Tirmizî)
buyurarak, gerçek olgunluğun güzel ahlakta gizli olduğunu haber vermektedir.
Ne yazık ki günümüzde birçok insan, dinin ince hassasiyetlerini ihmal ederek ibadetleri şekil boyutunda bırakmakta; kul hakkını, doğruluğu, emaneti, merhameti ve adaleti ikinci plana itmektedir. Hâlbuki İslam, yalnızca namaz ve oruçtan ibaret değildir. Din; doğrulukta sebat etmek, ticarette dürüst olmak, emanete riayet etmek, anne ve babaya hürmet göstermek, komşuyu gözetmek, yetimi korumak, israftan sakınmak ve yaratılanı Yaratan’dan dolayı sevebilmektir.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, Müslim)
Bu hadis, İslam’ın rahmet dini olduğunu gösterdiği gibi, müminin insanlarla kuracağı ilişkinin de merhamet, hikmet ve nezaket üzerine kurulması gerektiğini öğretmektedir.
Yine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):
“İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” (Taberânî)
buyurarak gerçek kulluğun yalnızca bireysel ibadetlerle değil, topluma fayda sağlayan bir hayatla tamamlanacağını haber vermektedir.
Hayatın tadı, aynı alışkanlıkların içinde yılları tüketmekte değildir. Hayatın gerçek lezzeti; her gün yeni bir iyilik öğrenebilmekte, yeni bir kötülüğü terk edebilmekte, yeni bir gönle dokunabilmekte ve Allah’ın rızasına biraz daha yaklaşabilmektedir. Her gün, kalbimize yeni bir hikmet penceresi açmalıdır. Çünkü durağanlık, ruhun sessiz çürümesidir.
Hz. Ömer’e nispet edilen şu veciz söz de bu hakikati pek güzel ifade eder:
“Bugünün işini yarına bırakma.”
Çünkü ertelenen her iyilik, eksilen ömrün içinde kaybolabilir.
Ömür, geri çevrilmesi mümkün olmayan bir kitaptır. Her sabah yeni bir sayfa açılır; akşam olduğunda o sayfa ebediyen kapanır. İnsan, o sayfalara ne yazdıysa ahirette onunla karşılaşacaktır.
Öyleyse her sabah yeni bir başlangıç, her akşam samimi bir muhasebe olsun. Dün yapılan iyilik bugün artsın; dün işlenen hata bugün terk edilsin. Kalbimiz biraz daha yumuşasın, dilimiz daha doğru konuşsun, gözümüz haramdan sakınsın, elimiz daha cömert, vicdanımız daha merhametli olsun.
İki günü birbirine benzeyen değil; her günü Rabbine biraz daha yaklaşan, ilmini artıran, ahlakını güzelleştiren ve insanlığa fayda sunan kimse gerçek kazancı elde etmiştir. Çünkü zamanın bereketi, ömrün uzunluğunda değil; Allah’ın rızasına uygun yaşanmış anların derinliğindedir.
Rabbimiz bizleri ömrünü israf edenlerden değil; her gününü imanla, ilimle, hikmetle, salih amelle ve güzel ahlakla bereketlendiren kullarından eylesin.
Âmin.
Vesselâm.
Nevzat AKSOY




