Değerli okuyucularım,
İnsana verilen en büyük nimet ömürdür. Ömrün en büyük imtihanlarından biri ise maldır. Para; doğru kullanıldığında huzurun, yanlış kullanıldığında ise insanı kendi elleriyle kurduğu görünmez bir zindanın anahtarıdır. Bugün insanlar paraya sahip olduklarını zannederken, aslında çoğu zaman para onların sahibi hâline gelmiştir.
İnsanlarla sürekli etkileşim içinde olan biri olarak yıllardır aynı gerçeği gözlemliyorum. İnsanların çoğu yaşamıyor; sadece ömür tüketiyor. Çünkü hayatın anlamını kaybetmiş, paranın peşinde koşarken insanlığını geride bırakmıştır.
Kendime sık sık şu soruları soruyorum:
İnsan niçin yaşar? Niçin çalışır? Daha fazla kazanmak için mi, yoksa daha anlamlı bir hayat yaşayabilmek için mi?
Bir ömür boyunca çalışan, servet edinen insanlar neden o servetin kölesi hâline gelir? Neden kazandıkları malın sadece bekçiliğini yaparlar? Neden kendilerine, ailelerine ve sevdiklerine o emeğin karşılığını çok görürler?
Eğer hayatın bir anlamı varsa, paranın da bir amacı olmalıdır. Para bir araçtır; amaç değildir. İnsana huzur vermeyen, paylaşılmayan, kullanılmayan servet sadece rakamlardan ibarettir. Banka hesaplarında büyüyen ama gönüllerde hiçbir karşılığı olmayan bir zenginlik, gerçekte büyük bir yoksulluktur.
Bazıları servetini öyle korur ki sanki sonsuza kadar yaşayacağını sanır. Harcamaya korkar, paylaşmaya çekinir, kendine bile kıyamaz. Oysa ölüm geldiğinde ne kasalar açılır ne de banka hesapları mezara taşınır. Geriye sadece yaşanmamış bir hayatın pişmanlığı kalır.
Gerçek zenginlik, sahip olduklarının sayısıyla değil; onlardan ne kadar fayda gördüğünle ve ne kadar fayda sağladığınla ölçülür. Kendine bir kahveyi bile çok gören, sağlığını ihmal eden, ömrünü para biriktirmek uğruna tüketen insan zengin değildir. O, paranın mahkûmudur.
En acı gerçek ise şudur: Dünyanın en fakir insanı cebinde parası olmayan değil, milyonları olduğu hâlde onları kullanamayan, paylaşamayan ve hayatın tadını çıkaramayan insandır.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bu gerçeği asırlar önce şöyle ifade etmiştir:
“Âdemoğlu, ‘Malım, malım!’ der. Ey Âdemoğlu! Yiyip tükettiğin, giyip eskittiğin ve Allah yolunda verip ahirete gönderdiğinden başka malın mı var?”
(Müslim, Zühd, 3)
Ne kadar düşündürücü değil mi? Gerçekte bizim sandığımız malların büyük bölümü bizden sonra başkalarının olacaktır. Asıl bizim olan; hayırda kullandığımız, paylaştığımız ve iyiliğe dönüştürdüğümüz servettir.
Unutmayalım ki para yalnızca bu dünyada geçerlidir. O hâlde onun hakkını bu dünyada vermek gerekir. Kendine, ailene, dostlarına ve ihtiyaç sahiplerine fayda sağlamayan servet; sahibini yüceltmez, aksine esir alır.
Hayat, banka hesabındaki rakamlarla değil; yaşanmış anılarla, paylaşılan mutluluklarla ve geride bırakılan güzel izlerle anlam kazanır. Malın bekçisi olmak yerine hayatın sahibi olmayı seçin. Çünkü ömür bir kez verilir; para ise her zaman yeniden kazanılabilir.
Bugün sahip olduğumuz her şey yarın başkasının olabilir; fakat yaptığımız iyilikler, paylaştığımız lokmalar ve gönüllere dokunan davranışlarımız ebediyen bizimle kalacaktır. Servetin gerçek değeri kasalarda değil, insan hayatına kattığı anlamda gizlidir.
Vesselam…
Nevzat AKSOY




