Nevzat AKSOY
Değerli okuyucularımız;
Yüce Allah, insanı yarattığı varlıkların en şereflisi olarak yaratmış, ona akıl, irade, vicdan ve sayısız nimet ihsan etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de insanın “ahsen-i takvîm”, yani en güzel kıvamda yaratıldığı bildirilmiş; bunun yanında yeryüzünde hareket eden her canlının rızkının Allah’ın takdir ve teminatı altında olduğu açıkça beyan edilmiştir. Bu ilahi hakikat, mümin için güvenin, huzurun ve tevekkülün en sağlam dayanağıdır.
Ancak günümüzde birçok insan, rızık konusunda derin endişeler taşımakta; sahip olduğu nimetleri yeterli görmeyerek sürekli başkalarının sahip olduklarına bakmaktadır. Zaman zaman, “Neden ona daha çok verildi de bana verilmedi?” düşüncesi, insanı farkına varmadan şükürden uzaklaştırmakta, hatta Allah’ın hikmet dolu takdirini sorgulama yanlışına düşürebilmektedir. Oysa müminin görevi; başkasının elindekine haset etmek değil, kendi nasibine razı olmak, helalinden çalışmak, gayret göstermek ve Rabbinin lütuf ve keremine sığınmaktır.
Unutulmamalıdır ki rızık yalnızca para, mal ve servetten ibaret değildir. Sağlık bir rızıktır, iman bir rızıktır, huzurlu bir aile, hayırlı evlat, ilim, güzel ahlak, güven, dostluk ve gönül huzuru da Allah’ın kullarına bahşettiği en büyük nimetlerdendir. Nice insanlar vardır ki büyük servetlere sahip olmalarına rağmen huzurdan mahrumdurlar. Buna karşılık nice insanlar da mütevazı imkânlarla yaşadıkları hâlde gönül huzuru içinde mutlu bir ömür sürmektedirler. Demek ki gerçek zenginlik, malın çokluğunda değil; kanaat eden, şükreden ve huzur bulan bir gönüldedir.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
“Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zenginliğidir.”
Bu kutlu hadis, insanın mutluluğunu belirleyen unsurun serveti değil; kalbindeki kanaat, şükür ve Allah’a olan teslimiyeti olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Allah Teâlâ, kullarının rızkını sonsuz ilmi ve hikmetiyle takdir eder. Kiminin rızkını genişletir, kimininkini daraltır. Bunun sebebi kulları arasında bir ayrım yapmak değil; her kulu için en hayırlı olanı en iyi bilmesidir. İnsan sınırlı aklıyla olayların sadece görünen yönünü değerlendirebilir. Oysa Allah Teâlâ geçmişi, bugünü ve geleceği eksiksiz bilen mutlak ilim sahibidir. O’nun takdir ettiği hiçbir hüküm hikmetsiz değildir.
Mal ve servet hiçbir zaman üstünlük ölçüsü olmamıştır. Servet bazen büyük bir nimet olduğu kadar ağır bir imtihan da olabilir. Fakirlik ise her zaman bir ceza değildir; sabreden, çalışan ve Rabbine güvenen kimse için büyük ecirlere vesile olabilir. Çünkü Allah Teâlâ kullarını kimi zaman bollukla, kimi zaman darlıkla imtihan eder. Asıl başarı ise her iki durumda da kulluk şuurunu muhafaza edebilmek ve Allah’a bağlılığını sürdürebilmektir.
Ne yazık ki içinde yaşadığımız çağda kıskançlık, hırs, gösteriş ve tüketim tutkusu giderek yaygınlaşmaktadır. İnsanlar çoğu zaman ihtiyaç duydukları için değil, başkalarından geri kalmamak adına daha fazlasını istemektedir. Özellikle sosyal medya ve gösteriş kültürü, insanları sürekli kıyas yapmaya yönlendirmekte; bu durum kanaat, şükür ve huzur duygularını zayıflatmaktadır. Sonuçta insanlar daha fazla mala sahip olsalar bile gerçek mutluluğu bulamamaktadır.
Oysa İslam’ın öğrettiği hayat anlayışı; çalışmayı, kanaati, şükrü ve tevekkülü esas alır. Mümin alın teri döker, helalinden kazanır, sebeplere sarılır; ancak neticeyi Allah’ın takdirine bırakır. Eline geçen nimete şükreder, elde edemediği için isyana düşmez. Çünkü bilir ki Allah Teâlâ kuluna asla zulmetmez; onun hakkında daima en hayırlısını takdir eder.
Şükür ise nimetleri artıran büyük bir ibadettir. Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:
“Eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım.” (İbrahim Suresi, 7)
Bu ilahi müjde, şükrün yalnızca bir teşekkür ifadesi değil; aynı zamanda bereketin, huzurun ve manevi zenginliğin anahtarı olduğunu göstermektedir.
Şükreden insan, elindeki nimetlerin kıymetini bilir. Haset yerine dua eder, isyan yerine sabreder, hırs yerine kanaati tercih eder. Böyle bir gönül hem dünyada huzura kavuşur hem de ahirette Allah’ın rızasına erişmeyi ümit eder.
Sonuç olarak insanın gerçek mutluluğu; sahip olduğu servetin miktarında değil, Rabbine olan güveninde, şükründe ve teslimiyetindedir. Allah Teâlâ kulları için en doğru ölçüyü koyan, her şeyi sonsuz hikmetle takdir eden yegâne kudret sahibidir. Bizlere düşen görev ise helalinden çalışmak, rızkımız için gayret göstermek, başkalarının nimetlerine göz dikmemek, Rabbimizin takdir ettiği nasibe gönül huzuruyla razı olmak ve her hâlimizde O’na hamd etmektir.
Rabbimiz bizleri şükreden kullarından eylesin. Kalplerimizi kanaatle zenginleştirsin, helal ve bereketli rızıklarla rızıklandırsın. Bizleri hasetten, hırstan, nankörlükten ve isyandan muhafaza buyursun. Dünya ve ahiret saadetine erişen kullarından eylesin.
Âmin.
Vesselâm.
Nevzat AKSOY



