Anasayfa / Köşe Yazıları / GÜCÜN KARŞISINDA EĞİLMEYEN AHLAK İNSAN ONURU VE İSLAM’IN UNUTULAN HAKİKATİ

GÜCÜN KARŞISINDA EĞİLMEYEN AHLAK İNSAN ONURU VE İSLAM’IN UNUTULAN HAKİKATİ

Nevzat AKSOY

Değerli okuyucularımız,
Yeryüzünün en şerefli varlığı insandır.
Onu değerli kılan yalnızca yaratılmışların seçkin bir varlığı olması değil; aklı, vicdanı, iradesi, merhameti ve ahlaki sorumluluğudur. İnsanın onuru hiçbir makamın lütfuna bağlı değildir. Hiçbir devlet, hiçbir otorite, hiçbir güç sahibi ve hiçbir dünyevî makam, insana bahşedilmiş bu değeri yok sayma hakkına sahip değildir.
İslam, insanı tam da bu hakikatin merkezine yerleştirir.
İslam’ın çağrısı; zulüm karşısında adalete, kin karşısında merhamete, kibir karşısında tevazuya, güç karşısında sorumluluğa ve düşmanlık karşısında insanlığın ortak vicdanına çağrıdır.
İslam ahlakı, yalnızca ibadet mekânlarında söylenen güzel sözlerden ibaret değildir. Asıl imtihan, insanın eline güç geçtiğinde başlar.
Çünkü güçsüzken iyi olmak kolaydır.
Asıl mesele, güç sahibiyken adil kalabilmektir.
Yetki sahibiyken mazlumun sesini duyabilmektir.
Kendisine itaat ediliyor diye kendisini yanılmaz sanmamaktır.
Kapılar yüzüne açılıyor diye başkalarının kapısını tekmelememektir.
İşte ahlak tam burada başlar.
Ne yazık ki bugün, İslam’ın adını taşıdığı hâlde İslam’ın ahlakından uzaklaşan anlayışlarla karşılaşmak mümkündür. Dinî kimlik, bazı insanların elinde bir vicdan ölçüsü olmaktan çıkıp bir üstünlük iddiasına dönüşebilmektedir.
Oysa insanın Müslüman olduğunu söylemesi, ona başka insanları küçümseme, ezme, hor görme veya onların onurunu ayaklar altına alma ruhsatı vermez.
Tam tersine, iman insana daha ağır bir sorumluluk yükler.
Çünkü inandığını söyleyen insanın ahlakı, söylediği sözden daha güçlü bir şahitliktir.
Bir insan namaz kılabilir, oruç tutabilir, dinî ifadeleri dilinden düşürmeyebilir. Fakat elindeki makamla insanları aşağılıyorsa, yetkisini intikam aracına dönüştürüyorsa, kendisine muhtaç olanı ezmekten haz duyuyorsa, hakkı güçlüden yana eğip büküyorsa orada ciddi bir ahlak problemi vardır.
Dinin görüntüsü vardır belki; fakat ruhu kaybolmuştur.
Çünkü İslam, insanı Allah’a kulluk ederek başka kullara zulmetmekten kurtarmayı amaçlar. Kula kulluğu reddeden bir dinin mensubu olduğunu söyleyip insanları kendi iradesine mahkûm etmeye çalışmak büyük bir çelişkidir.
Kibir: Gücün Zehirli Gölgesi
Kibir, insanın elindeki gücü kendi öz değeri zannetmesidir.
Oysa makam geçicidir.
Yetki geçicidir.
Servet geçicidir.
Şöhret geçicidir.
Saltanat geçicidir.
İnsan ise bütün bunların hesabını verecek olan varlıktır.
Bugün bir başkasını küçük gören makam sahibi, yarın kendi makamının kapısında bekleyen sıradan bir insan olabilir.
Bugün insanları susturanın, yarın kendi sesini duyuracak kimse bulamadığı günler gelebilir.
Bugün başkasının hakkını hiçe sayanın, yarın kendi hakkı için adalet aramak zorunda kalması hayatın en acı ironilerinden biridir.
Bu yüzden güç, insanı büyütmez.
Güç, insanın gerçekte kim olduğunu ortaya çıkarır.
Elinde imkân yokken merhametli görünen insanın gerçek karakteri, eline imkân geçtiğinde belli olur.
Yetkisi yokken adaletten söz eden kişinin gerçek adaleti, karar verme makamına geldiğinde sınanır.
Kendisine haksızlık yapıldığında hakkaniyet isteyen kişinin gerçek ahlakı ise başkasına haksızlık yapma fırsatı bulduğunda ortaya çıkar.
İşte insanlık dersi tam burada saklıdır:
Ahlak, başkasının sana nasıl davranmasını istediğin değil; elin başkasının üzerinde güç sahibi olduğunda ona nasıl davrandığındır.
Dindarlığın Ölçüsü Söylem Değil, Ahlaktır
Bir toplumun veya bir kurumun dindarlığını yalnızca söylemleriyle ölçmek büyük bir yanılgıdır.
Asıl ölçü şudur:
Zayıfa nasıl davranıyor?
Farklı düşünene nasıl yaklaşıyor?
Kendisine itiraz edene ne yapıyor?
Hakkını arayanın karşısına nasıl çıkıyor?
Gücü olmayanın hukukunu ne kadar koruyor?
Çünkü adalet yalnızca dost için adalet değildir.
Ahlak yalnızca bize benzeyenlere gösterilecek bir nezaket değildir.
Merhamet yalnızca bizim tarafımızda bulunanlara ayrılmış bir ayrıcalık değildir.
Gerçek ahlak, insanı insan olduğu için koruyabilmektir.
İslam’ın büyüklüğü de burada ortaya çıkar.
İslam, insanın değerini makamına, soyuna, servetine, nüfuzuna veya siyasi gücüne bağlamaz. İnsanın karşısında duran kişinin kim olduğundan önce, karşısındaki insanın bir can, bir onur ve bir emanet olduğunu hatırlatır.
Bu nedenle din adına konuşan herkes önce kendi nefsine bakmalıdır.
Kendisinden korkuluyor mu, yoksa kendisine güveniliyor mu?
İnsanlar onun yanında hakkını rahatça söyleyebiliyor mu?
Gücü olmayanın hakkını savunabiliyor mu?
Kendisine itiraz edilmesine tahammül edebiliyor mu?
Yanlış yaptığında özür dileyebiliyor mu?
Yetkisini şahsi gururunun uzantısı olarak mı görüyor, yoksa ağır bir emanet olarak mı taşıyor?
Bu soruların cevabı, binlerce güzel cümleden daha değerlidir.
Çünkü ahlak, konuşulan değil, yaşanan bir dindir.
İslam’ın Adını Taşımak Yetmez
Bugün insanlığın en büyük ihtiyacı belki de daha fazla slogan değil, daha fazla vicdandır.
Daha fazla gösteriş değil, daha fazla adalettir.
Daha fazla kibir değil, daha fazla tevazudur.
İnsanların inançlarını sorgulamak yerine önce kendi davranışlarımızı sorgulamalıyız. Başkasının dindarlığı hakkında hüküm vermeden önce kendi ahlakımızı tartmalıyız.
Zira insan, başkasının kusurunu büyütürken kendi kusurunu küçültmeye başladığı anda kibir bataklığına doğru yürümeye başlar.
Ve kibir, insanın düşüşünün en sessiz başlangıçlarından biridir.
Unutulmamalıdır: Bir insanın eline güç geçtiğinde vicdanı küçülüyorsa, o insan güçlenmemiş; yalnızca ne kadar zayıf bir ahlaka sahip olduğunu göstermiştir.
Makamı büyüyüp merhameti küçülenin büyüklüğü sadece görüntüdür.
Yetkisi arttıkça adaleti azalanın gücü sadece korkudur.
İnsanları susturarak ayakta duran otorite, aslında kendi haklılığından emin değildir.
Çünkü gerçekten haklı olanın bağırmaya, ezmeye ve korkutmaya ihtiyacı yoktur.
Gerçek güç, kendisinden zayıf olana merhamet edebilmektir.
Gerçek büyüklük, kendisinden küçük gördüğü insanın hakkını koruyabilmektir.
Gerçek dindarlık, kimsenin görmediği yerde de dürüst kalabilmektir.
Gerçek Müslümanlık ise yalnızca Allah karşısında alnını yere koymak değil; Allah’ın yarattığı insanın onuruna da saygı göstermektir.
İnsanlara Din Dersi Vermeden Önce İnsan Kalmak
Öyleyse dinin adını taşıyan fakat ahlakını taşımayan herkes için ağır bir hatırlatma yapmak gerekir:
İslam’ı temsil ettiğinizi iddia ediyorsanız, önce İslam’ın ahlakına teslim olun.
İnsanları küçümseyerek İslam’ı yüceltemezsiniz.
Zulmederek adaleti savunamazsınız.
Kibirlenerek tevazudan söz edemezsiniz.
Haksızlık ederek hakkaniyet nutku atamazsınız.
İnsan onurunu çiğneyerek insanlığa din dersi veremezsiniz.
Çünkü din, sizin makamınızdan daha büyüktür.
İnsan onuru, sizin yetkinizden daha değerlidir.
Adalet, sizin öfkenizden daha güçlüdür.
Ve Allah’ın huzurunda hiçbir makamın, hiçbir unvanın, hiçbir dünyevî gücün insanı sorumluluktan kurtaracak bir ayrıcalığı yoktur.
Günün sonunda geriye ne makam kalacaktır ne koltuk ne alkış ne de kalabalıklar.
Geriye yalnızca insanın yaptığı iyilikler, bıraktığı izler ve taşıdığı vicdan kalacaktır.
Bu yüzden gelin, dinimizi insanların üzerinde bir üstünlük aracı değil, kendi nefsimizi terbiye eden bir ahlak olarak yaşayalım.
Gücümüz arttıkça daha mütevazı olalım.
Yetkimiz arttıkça daha adil olalım.
İmkânımız arttıkça daha merhametli olalım.
Çünkü insanı gerçekten şereflendiren şey, başkalarının üzerinde kurduğu hâkimiyet değil; elindeki güce rağmen insan kalabilmesidir.
Ve unutmayalım:
İnsanı ezen hiçbir makam yüce değildir.
Mazlumu susturan hiçbir güç kalıcı değildir.
Kibri büyüten hiçbir makam şeref değildir.
Ahlaktan kopmuş hiçbir dinî söylem insanlığa kurtuluş getirmez.
İslam’ın asıl ihtiyacı, onu başkalarına karşı bir üstünlük sloganı olarak taşıyanlardan çok; adaletiyle, merhametiyle, dürüstlüğüyle ve güzel ahlakıyla onu yaşatan insanlardır.
Çünkü bazen insanlara İslam’ı anlatmanın en güçlü yolu konuşmak değil, İslam’ın ahlakını insanlığın karşısında yaşamaktır.
Vesselam.
Nevzat AKSOY

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir