Bazı tarihler vardır; takvim yapraklarında kalmaz. Milletlerin hafızasına kazınır. Üzerinden yıllar geçse de acısı dinmez, yaşananlar unutulmaz.
12 Eylül 1980 de Türk milletinin hafızasına kazınmış böyle bir tarihtir.
Bugün üzerinden 46 yıl geçti.
Fakat 12 Eylül’ü anlamak için yalnızca darbenin yapıldığı güne bakmak yetmez. O günlere gelinceye kadar yaşananları, sokaklarda verilen mücadeleyi, zindanları, işkencehaneleri, darağaçlarını ve bütün bunların ülkücü gençlerin hayatında bıraktığı derin izleri de bilmek gerekir.
Çünkü davanın çilesini çekenler bilir.
Ben o yıllarda Ankara’nın Keçiören ilçesinde yaşayan ülkücü gençlerden biriydim.
1976-1977 yıllarında emperyalistler ve onların işbirlikçileri Türkiye’ye göz dikmişti. Ülkenin dört bir yanında çatışmalar yaşanıyor, sokaklar ateş çemberine dönüyordu.
Milli Mücadelenin başkenti Ankara’nın çocuklarına, bir köşeye sinip beklemek yakışmazdı.
Bizler de Keçiören’in ülkücü gençleri olarak, ülkemizi korumaya ve vatanımızın nefsi müdafaasını yapmaya kendimizi mecbur hissediyorduk.
Yüreğimizde iman, damarlarımızda Türklük aşkı vardı.
Ön cephede olmaya çalışıyorduk.
O yıllarda karakol ve emniyet kapılarını sık sık görmeye başladım. Gidiyor, ifade veriyor, yeniden dönüyor; bir süre sonra tekrar gözaltına alınıyordum.
Kısacası, karakola ve emniyete gide gele, ifade vere vere, ıslatılarak, baskı ve tehditle o dönemin acı tecrübelerini yaşayarak yetiştik.
Hakkımda açılan dosyaların sayısı 17’ye ulaşmıştı. Bazı dosyalardan aranır durumdaydım.
Derken 12 Eylül 1980 geldi.
Kenan Evren ve arkadaşları askeri darbeyle yönetime el koydu.
İlk anda ne hissedeceğimizi bilemedik.
Sevinmeli miydik, üzülmeli miydik?
Şaşkındık.
Çünkü Başbuğumuz teslim olmamıştı. Darbeciler ise bütün ülkeden teslim olmalarını istiyordu.
Birlikte mücadele ettiğimiz, birçok olayda omuz omuza bulunduğumuz arkadaşlarımız birer birer yakalanmaya başlamıştı. Üzerimizdeki baskı giderek artıyordu.
Dışarıda kalmayı başarabilenler, yakayı ele vermemek ve hayatta kalabilmek için kendi başlarının çaresine bakıyordu.
Ben de kaçtım.
Bin bir güçlükle Kahramankazan’daki köyümüzde bulunan köy evimize gittim ve orada saklandım.
Bir yandan gelişmeleri anlamaya, bir yandan ne yapacağımı kestirmeye çalışıyordum.
Zaman geçtikçe darbecilerin gerçek yüzü daha belirgin hale geliyordu. Amerikancı bir anlayışla hareket ettikleri, ülkücülere ve komünistlere karşı baskı uyguladıkları görülmeye başlanmıştı.
Sonra 7 Ekim 1980 geldi.
Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu’nun, “bir sağdan bir soldan” anlayışıyla aynı günlerde darağacına gönderilmeleri, benim için darbenin ne anlama geldiğini bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.
Artık ihtilalcilerin iktidarlarını kanla sürdürmeye kararlı olduklarını anlamıştım.
Ülkücü, milliyetçi, MHP’li çok sayıda tanıdığım tutuklanmıştı. Ağır işkenceler gördüklerini duyuyorduk.
Binlerce insan, çoğu zaman sudan sebeplerle cezaevlerine dolduruluyordu.
Bazen isyan ediyordum.
Bazen çaresiz kalıyordum.
Bazen de yalnızca Allah’a sığınıyordum.
Ekim ayının sonlarına doğru ailemi emniyete götürmüşler.
Elektrik vererek, işkence ederek benim yerimi öğrenmişler.
Bir sabaha karşı jandarmalar saklandığım köy evini sardı.
“Teslim ol! Ateş ederiz!”
Bağırışları arasında yakalandım.
Tartaklanarak Ankara Emniyetinden gelen polis ekibine teslim edildim.
Ankara Emniyeti 2. Şube…
Müteferrika…
50-60 kişinin arasına atıldık.
Burası benim için aslında yabancı değildi. Daha önce defalarca yolum düşmüştü.
Fakat bu defa durum farklıydı.
Bu defa, ceberut bir yönetimin vicdansız işkencecileriyle karşı karşıyaydım.
Korku ve endişe içindeydim.
Çevreme bakıyor, tanıdık bir yüz arıyordum.
Bir çıkış yolu, küçücük de olsa bir umut ışığı bulabilir miyim diye çevremdeki her ayrıntıyı dikkatle hafızama kazımaya çalışıyordum.
Derken…
Daha önceki gözaltılarımda fark etmediğim bir yazı gördüm.
Müteferrikanın duvarına kazınmıştı:
“Tehlike, tebessüm eden dudakta allanmış pullanmış gelin gibidir.
Hevesler son bulur bir gün kara toprakta…
Bu davanın çilesini çekenler bilir.”
O yazıyı okuduğum anda içimde tarifsiz bir huzur oluştu.
Dağılmışlığım kayboldu.
Kendime geldim.
Hayır da şer de Allah’tandır. Allah’ın dediği olur.
Kaderime razı oldum.
Bir müddet sonra adım söylendi.
Beni altıncı kata götürdüler.
POL-DER’li komünist polislerin işkencehanesine…
“Buradan sağ çıkartmayacağız.”
“Altıncı kattan aşağı atacağız.”
gibi ölüm tehditleriyle başlayan işkence günleri geldi.
Elektrik başta olmak üzere, işkencenin çeşitli yöntemlerine 15 gün boyunca maruz kaldım.
O 15 günün neden 15 gün olduğunu anlayan, ne demek istediğimi anlayacaktır.
Beni ayakta tutan iki şey vardı:
Allah’a ettiğim dualar ve dudaklarımdan eksik olmayan zikirler…
Bir de o duvardaki yazı.
O cümleleri defalarca, belki binlerce kez içimden tekrarladım:
“Bu davanın çilesini çekenler bilir.”
O birkaç kelime, işkence altında bana direnme gücü veriyordu.
İnsan bedeninin sınırları vardır.
Ama iman, insanın dayanma gücünü bambaşka bir yere taşır.
On beş günlük işkence faslından sonra tutuklandım ve Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderilmek üzere Keçiören Bölge Karakoluna teslim edildim.
On beş gündür benden haber alamayan ailem, karakola getirildiğimi öğrenmiş ve karakolun önüne gelmişti.
Babam, rica minnet beni görme izni almış.
Ben ise o sırada perişan haldeydim.
Yüzüm gözüm, saçım başım darmadağınıktı.
Yara bere içindeydim.
Sesim çıkmıyordu.
Gücüm, takatim tükenmişti.
Bir köşede adeta pelte halindeydim.
Babam içeri girdi.
Beni tanıyamadı.
“Yakup Avcı… Oğlum nerede?” diye sordu.
Bir polis beni gösterdi.
Babam defalarca bana baktı.
Ama tanıyamadı.
Sonra o halimi görünce hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.
Babamı ilk ve son defa o gün ağlarken gördüm.
Rahmetli annem ve babam da benimle birlikte o yılların çilesini çektiler.
Karakol kapılarında…
Emniyet kapılarında…
Mapushane ve mahkeme kapılarında…
Benim yüzümden az eziyet çekmediler.
Haklarını ödeyemem.
İnşallah haklarını helal etmişlerdir.
Yıllar geçti.
Fakat bazı hatıralar insanın zihninden hiç silinmiyor.
Zaman zaman o müteferrikanın duvarına kazınmış yazı gelir aklıma.
Ve hâlâ merak ederim:
O sözler hangi ülküdaşımın duygularıydı?
O yazıyı kim yazmıştı?
Kim bilir, belki o duvarın başında aynı korkuları yaşayan başka bir ülkücüydü.
Belki kendisinden sonra gelecek bir başka mazluma güç vermek istemişti.
Belki de kendi kaderine yazdığı birkaç cümle, yıllar sonra benim kaderimin en zor anında bana ışık olmuştu.
Yaşıyorsa Allah sağlıklı ve hayırlı bir ömür versin.
Göçmüşse Allah rahmet eylesin.
İşte bazen bir insanın adını bile bilmediğiniz birkaç kelimesi, başka bir insanın hayatında ömür boyu taşıdığı bir emanete dönüşür.
12 Eylül’ün üzerinden 46 yıl geçti.
Ama o dönemin acıları, yalnızca kişisel hatıralardan ibaret değildir.
Mamak zindanları, Ulucanlar, işkencehaneler, hücreler ve darağaçları, ülkücü hareketin hafızasında derin izler bırakmıştır.
Mustafa Pehlivanoğlu…
Fikri Arıkan…
Ali Bülent Orkan…
Ve darağaçlarında şehadete yürüyen dokuz ülkücü fidan…
Onlar bir dönemin gençleri değildi sadece.
Onlar, inandıkları dava uğruna bedel ödeyen bir neslin sembolleriydi.
Onları darağacına gönderenler belki o gün devlet gücünü ellerinde bulunduruyorlardı.
Fakat tarih karşısında kazananın kim olduğu bugün çok daha açıktır.
Çünkü silahların gücüyle insanları susturabilirsiniz; fakat hakikati susturamazsınız.
İşkenceyle insanları konuşturabilirsiniz; fakat inancı söküp atamazsınız.
Darağacı kurabilirsiniz; fakat bir davanın hafızasını asamazsınız.
12 Eylül bize çok ağır bedeller ödetti.
Ama aynı zamanda şunu da öğretti:
Bir davanın gerçek değeri, onun için ne kadar bedel ödendiğinde ortaya çıkar.
Bugün o yılları yaşamamış olan yeni nesiller, belki Mamak’ın ne olduğunu, bir emniyet koridorunda beklemenin ne anlama geldiğini, işkence korkusunun insanın zihninde nasıl bir baskı oluşturduğunu, bir babanın işkenceden çıkmış evladını tanıyamamasının ne demek olduğunu tam olarak bilemeyebilir.
Bilsinler.
Çünkü tarih sadece zaferlerden ibaret değildir.
Çile de tarihtir.
İşkence de tarihtir.
Zindan da tarihtir.
Darağacı da tarihtir.
Ve bütün bunlara rağmen ayakta kalabilmek de tarihtir.
Bizler kökü mazide olan bir hareketin mensuplarıyız.
Başbuğ Alparslan Türkeş’in bizlere emanet ettiği Türk-İslam ülküsü, bu hafızanın en önemli parçalarından biridir.
Ocağımız Ülkü Ocaklarıdır.
Sancağımız üç hilaldir.
Yolumuz Milliyetçi Harekettir.
Bugün de Bilge Lider Devlet Bahçeli’nin liderliğinde ülkücü hareket, devletin bekası, milletin birliği ve vatanın bölünmez bütünlüğü için mücadelesini sürdürmektedir.
Ancak geçmişin çilesini bilmek, geleceğin sorumluluğunu da beraberinde getirir.
Bugün ülkücülere düşen görev sadece geçmişi anlatmak değildir.
Çok çalışmak, üretmek, bilgilenmek, donanmak, liyakat sahibi olmak ve Türk devletinin geleceğinde sorumluluk almaktır.
Çünkü şehitlerimizin bize bıraktığı miras, yalnızca hatırlanmak değildir.
Onların emaneti, yaşatılmaktır.
Devletin güçlü olması…
Milletin huzur içinde yaşaması…
Vatanın bölünmez bütünlüğünün korunması…
Türk gençliğinin milli ve ahlaki değerlerle yetişmesi…
İşte onların uğruna bedel ödediği dava budur.
Bu nedenle 12 Eylül’ü yalnızca bir darbenin yıldönümü olarak değerlendirmemek gerekir.
12 Eylül, aynı zamanda hafızamızı diri tutma günüdür.
Çünkü unutulan acılar yeniden yaşanabilir.
Unutulan fedakârlıklar değersizleşir.
Unutulan şehitler, gelecek nesillerin hafızasından silinir.
Ve en önemlisi;
Çekilen çile unutulursa, davanın bedeli de unutulur.
Ben yıllar önce Ankara Emniyeti 2. Şube’nin müteferrikasında o yazıyı gördüğümde, kim tarafından yazıldığını bilmiyordum.
Bugün de bilmiyorum.
Ama o sözleri unutmadım.
Belki o yazıyı yazan ülküdaşımızın adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.
Fakat onun birkaç cümlesi bana bir ömür yetti.
“Bu davanın çilesini çekenler bilir.”
Evet…
Bu davanın çilesini çekenler bilir.
Ama artık bilmeyenlere de anlatmak gerekir.
Çünkü bu dava yalnızca bir neslin değil, gelecek nesillere bırakılmış bir emanettir.
Ahde vefa imandandır.
Unutmak ihanettir.
Başta Mustafa Pehlivanoğlu, Fikri Arıkan ve Ali Bülent Orkan olmak üzere darağaçlarında şehadete yürüyen dokuz ülkücü fidanı; Mamak’ın, Ulucanlar’ın, cezaevlerinin ve işkencehanelerinin bütün mazlumlarını rahmet ve minnetle anıyorum.
Ve onların şahsında, bu dava uğruna bedel ödeyen bütün ülküdaşlarımızı bir kez daha şükranla anıyorum.
Ruhları şad olsun.
Davanın çilesini çeken Taş Medreseli Ülkücülere selam olsun.
YAKUP AVCI




