Anasayfa / Köşe Yazıları / KOMŞUSU AÇKEN TOK YATANLARIN HESABI

KOMŞUSU AÇKEN TOK YATANLARIN HESABI

Nevzat AKSOY

Değerli okuyucularımız,
İslam yalnızca namaz kılmayı, oruç tutmayı ve bireysel ibadetleri yerine getirmeyi emreden bir din değildir. İslam; insanın insana karşı sorumluluğunu, zenginin fakire karşı yükümlülüğünü, güçlü olanın muhtaç olana el uzatmasını, yetimin korunmasını, yoksulun gözetilmesini ve toplumda adaletin ayakta tutulmasını emreden bir hayat nizamıdır.
Bir Müslümanın imanı yalnızca seccadesinin üzerinde değil; sofrasında, cebinde, komşuluğunda, mahallesinde ve toplum karşısındaki tavrında da görünür.
Etrafında aç insanlar varken kendi sofrasını taşıran, çocuklar üşürken dolabında kullanılmayan kıyafetleri biriktiren, borç altında ezilen insanların feryadını duyduğu hâlde servetini yalnızca kendi konforu için büyüten insan, önce kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben bütün bunları görmezden gelirken Allah beni görmüyor mu sanıyorum?”
Kur’an, insanın malıyla da imtihan edildiğini hatırlatır. Zekâtı emreder, infakı teşvik eder, yetimin ve yoksulun hakkını gözetir. Çünkü İslam anlayışında servet, insanın dilediği gibi kullanabileceği sınırsız bir ayrıcalık değildir.
Mal bir emanettir.
Ve her emanet gibi onun da bir hesabı vardır.
Bugün milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanırken, bazı insanların ihtiyacının çok ötesinde servet biriktirmesi ve hemen yanı başındaki yoksulluğa karşı körleşmesi, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir toplumsal sorumluluktur.
Çünkü mesele yalnızca:
“Ben kazandım, benimdir.”
diyerek geçiştirilemez.
İnsanın kendisine sorması gereken sorular vardır:
Nasıl kazandın?
Nerede harcadın?
Kimin hakkı vardı?
Yanı başındaki muhtacı gördün mü?
Elindeki imkânı paylaşmak için ne yaptın?
Bunlar yalnızca ekonomik sorular değildir.
Bunlar aynı zamanda vicdanın, ahlakın ve imanın sorularıdır.
Komşun açken senin tokluğun ne anlama gelir?
Bir insanın evinde yiyecek kalmamışken, çocuğunun okul masrafını karşılayamazken, hastasının ilacını almakta zorlanırken, borçları altında ezilirken; birkaç sokak ötede başka bir insanın ihtiyacından katbekat fazlasını tüketmesi yalnızca ekonomik bir farklılık değildir.
Bu aynı zamanda vicdanın imtihanıdır.
Hz. Peygamber’in komşuluk, yardımlaşma ve toplumsal dayanışma konusundaki uyarıları, Müslümanın yalnızca kendisinden ibaret bir hayat yaşayamayacağını gösterir.
Komşusunun hâlini bilmeyen, bildiği hâlde umursamayan, muhtacın feryadını duyduğu hâlde sırtını dönen bir anlayış; İslam’ın kardeşlik, merhamet ve dayanışma ruhuyla bağdaşmaz.
Öyleyse:
“Ben kimseye zarar vermiyorum, malım da benim.”
diyen insan bir kez daha düşünmelidir.
İhtiyacından fazlasını biriktirirken yanında aç kalan bir insanın varlığını görmezden gelmek gerçekten masum bir tercih midir?
Servetin çokluğu değil, sorumluluğun büyüklüğü
Zengin olmak tek başına suç değildir.
İslam, helal yoldan kazanmayı yasaklamaz. Çalışmayı, üretmeyi, ticareti ve meşru kazancı küçümsemez.
Fakat insanın eline geçen nimet arttıkça sorumluluğu da büyür.
Çünkü imkânı olanın yapabileceği iyilik de daha fazladır.
Bir yetimin eğitimine destek olabilirsin.
Bir ailenin kirasını ödeyebilirsin.
Bir hastanın tedavisine katkıda bulunabilirsin.
Bir öğrencinin elinden tutabilirsin.
Bir sofrayı doyurabilirsin.
Bir borçlunun yükünü hafifletebilirsin.
Bir ailenin hayatını değiştirebilirsin.
Bir çocuğun geleceğine vesile olabilirsin.
Ama bütün bunların hiçbirini yapmadan, sahip olduğun serveti yalnızca daha büyük evlere, daha pahalı arabalara, daha gösterişli tatillere ve daha lüks bir hayata dönüştürüyorsan, kendine şu soruyu sormalısın:
“Allah bana bu kadar imkânı sadece kendim için mi verdi?”
Bir gün hesap var
İnsan dünyada hesap vermeden yaşıyormuş gibi davranabilir.
İnsanlardan saklanabilir.
Servetini gösterebilir.
Yoksulun sesini duymamış gibi davranabilir.
Kendisini haklı çıkaracak bahaneler üretebilir.
“Ben kazandım.”
“Benim param.”
“Ben kimseye muhtaç değilim.”
“Beni ilgilendirmez.”
diyebilir.
Fakat inanan insan için mesele burada bitmez.
Çünkü ahiret inancı, insanın yaptıklarının hesabını vereceğine inanmayı gerektirir.
Bugün elinde tuttuğun para, yarın elinden çıkabilir.
Bugün oturduğun saray, yarın başkasına kalabilir.
Bugün sahip olduğun makam, yarın unutulabilir.
Bugün insanların karşısında güçlü olabilirsin.
Fakat ölüm geldiğinde insanın yanında servetinin büyüklüğü değil, ne yaptığı kalır.
O gün insanın karşısına yalnızca:
“Ne kadar kazandın?”
sorusu değil; malını nasıl kazandığı ve nasıl kullandığına ilişkin sorumluluk da çıkacaktır.
Yoksulluğu görmeyen gözler
En tehlikeli yoksulluk bazen cebin boş olması değildir.
Vicdanın boş olmasıdır.
Bir insan açlığı görebilir ve hiçbir şey hissetmeyebilir.
Bir çocuk üşüyebilir ve o insan kendi sıcak evinde rahatça oturabilir.
Bir anne, çocuğunun ihtiyacını karşılayamadığı için geceleri ağlayabilir; başka biri ise aynı gece gereksiz harcamalarla parasını savurabilir.
İşte asıl tehlike budur:
İnsan, başkasının acısına alıştığında kendi vicdanını kaybetmeye başlar.
Yoksulluğu yalnızca bir istatistik olarak görmeyin.
Her rakamın arkasında bir insan vardır.
Her boş sofranın arkasında bir aile vardır.
Her çaresiz çocuğun arkasında bir hikâye vardır.
Her borcun altında ezilen insanın içinde bir feryat vardır.
Ve Müslüman, bu feryada karşı tamamen duyarsız kalamaz.
Çünkü merhamet, yalnızca kalpte hissedilen bir duygu değildir.
Merhamet, gerektiğinde elini cebine, kapısını komşusuna, gönlünü muhtaca açabilmektir.
Zekât sadece bir ödeme değildir
Zekât, fakire atılan bir lütuf değildir.
Hakkı teslim etmektir.
İnfak, zenginin fakire yaptığı basit bir iyilik değildir.
Toplumdaki kardeşlik bağını canlı tutmaktır.
Sadaka, insanın fazladan verdiği önemsiz bir miktar değildir.
Vicdanın canlı olduğunun göstergesidir.
Bu nedenle yoksula yardım eden insan:
“Ben ne kadar büyük bir iyilik yaptım.”
diye kibirlenmemelidir.
Belki de verdiği şey, kendisine emanet edilen malın gerçek sahibinin hakkıdır.
Zenginlikle övünmek mi, emaneti taşımak mı?
Bugün bazı insanlar sahip oldukları serveti bir başarı madalyası gibi sergiliyor.
Daha büyük ev…
Daha pahalı araba…
Daha gösterişli tatil…
Daha lüks sofralar…
Daha fazla tüketim…
Daha fazla birikim…
Fakat bütün bu gösterişin arasında unutulan bir gerçek var:
İnsanın sahip olduğu her şey, onun sorumluluğundan bağımsız değildir.
Zenginlik insanı küçültmez.
Fakat zenginlik karşısında kibirlenmek, ihtiyaç sahibini küçümsemek, israf etmek ve başkasının acısına duyarsızlaşmak insanın ahlakını sorgulatır.
Asıl mesele cebindeki paranın miktarı değildir.
Asıl mesele, o paranın kalbine ne yaptığıdır.
Servetin seni merhametsizleştiriyorsa, zenginliğin seni kibirli hâle getiriyorsa, bolluğun seni muhtacın hâlinden uzaklaştırıyorsa insanın durup kendisine bakması gerekir.
Çünkü insanın gerçek zenginliği, sahip olduklarının çokluğundan önce paylaşabilecek bir vicdana sahip olmasıdır.
Şimdi kendimize soralım
Yanı başımızda aç bir aile varken ne kadar israf ediyoruz?
Bir öğrenci eğitim masrafını karşılayamazken ne kadarını gereksiz şeylere harcıyoruz?
Bir yaşlı yalnızlık içinde yaşarken kapısını kaç kez çalıyoruz?
Bir komşumuz borç içinde kıvranırken onun hâlini biliyor muyuz?
Bir çocuk kışın üşürken bizim depomuzda kullanılmayan kaç mont duruyor?
Bir insan hastane masrafını karşılayamazken bizim hayatımızda vazgeçebileceğimiz kaç gereksiz harcama var?
Ve en önemlisi:
Bize emanet edilen nimetleri yalnızca kendimiz için mi kullandık?
Bu soruların cevabını başkalarına vermeyeceğiz.
Kendimize vereceğiz.
Çünkü bir gün herkes kendi hesabıyla baş başa kalacak.

Ey servet sahibi insan!
Malın seni kurtaracak sanma.
Malın seni üstün kılacak sanma.
Zenginliğin seni Allah katında değerli kılacağını düşünme.
İnsanların sana imrenmesi, Allah katında değerinin ölçüsü değildir.
Asıl mesele, elindeki imkânın seni daha merhametli, daha adil, daha paylaşımcı ve daha sorumlu bir insan yapıp yapmadığıdır.
Çünkü bugün sofranda fazladan duran ekmek, başka birinin sofrasında eksik olabilir.
Bugün dolabında kullanılmadan duran kıyafet, başka bir çocuğun kışın üşümesini engelleyebilir.
Bugün hesabında ihtiyaç fazlası duran para, başka bir ailenin hayatına umut olabilir.
Bugün senin için küçük görünen bir yardım, başka bir insan için hayata tutunma sebebi olabilir.
Ve sen bütün bunları bile bile hiçbir şey yapmıyorsan, mesele artık imkân meselesi değildir.
Mesele vicdan meselesidir.
Öyleyse daha fazla biriktirmeden önce biraz daha paylaşalım.
Daha fazla tüketmeden önce biraz daha düşünelim.
Daha fazla kendimize harcamadan önce yanımızdaki insanı görelim.
Yoksulun kapısını çalalım.
Yetimin başını okşayalım.
Borçlunun yükünü hafifletelim.
Açın sofrasına bir tabak daha koyalım.
Üşüyenin üzerine bir örtü olalım.
Çaresizin yanında duralım.
Çünkü Müslüman olmak yalnızca “Ben ibadet ediyorum.” demek değildir.
Müslüman olmak aynı zamanda:
“Benim yanımda bir insan açken ben nasıl rahat edebilirim?”
diye sorabilmektir.
Unutmayalım:
Dünyada sahip olduklarımızın sahibi olduğumuzu düşünüyoruz.
Oysa inanan insan bilir ki;
Bir gün sahip olduklarımızın değil, sahip olduklarımızla ne yaptığımızın hesabını vereceğiz.
O gün ne evimizin büyüklüğü, ne arabamızın markası, ne hesabımızdaki rakamlar, ne de insanların bize duyduğu hayranlık bizi kurtaracaktır.
Geriye yalnızca imanımız, amellerimiz, adaletimiz, merhametimiz ve insanlara karşı sorumluluğumuz kalacaktır.
Ve belki de en ağır soru şu olacaktır:
“Sen bolluk içindeyken, yanı başındaki insan neden yokluk çekti?”
İşte asıl mesele budur.
İşte asıl hesap budur.
Vesselam.
Nevzat AKSOY

Etiketlendi:

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir