Nevzat AKSOY
Vicdanın sustuğu, adaletin sorgulandığı, insan onurunun yara aldığı bir toplumsal gerçeklik…
Dünü ve bugünü vicdanın terazisinde tarttığımızda, ortaya çıkan tabloyu görmezden gelmek artık mümkün değildir. Yönetim anlayışından toplumsal ahlaka, adaletten insan ilişkilerine, ekonomik şartlardan insanca yaşam mücadelesine kadar pek çok alanda ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Ülkenin dört bir yanından yükselen geçim sıkıntıları, adalet arayışları, toplumsal huzursuzluklar ve gelecek kaygıları, üzerinde düşünmemiz gereken önemli işaretlerdir.
Bütün bunlar bizi kaçınılmaz bir soruyla karşı karşıya bırakıyor:
Bir ülke nasıl bu hâle geldi?
Bu soruyu sormak tarafgirlik değildir. Herhangi bir siyasi düşüncenin yanında ya da karşısında durmak da değildir. Mesele, yaşananları hangi görüşten olursak olalım, vicdanın ve insanlığın ölçüleriyle değerlendirebilmektir. Çünkü yoksulluğun, haksızlığın, umutsuzluğun ve adaletsizlik duygusunun siyasi kimliği yoktur. Acı çeken insanın kimliğine değil, yaşadığı acıya bakmak gerekir.
Bir ülkenin gerçekleri yalnızca kürsülerden yapılan açıklamalarla, ekranlarda anlatılanlarla veya resmî söylemlerle ölçülmez. Gerçekler; pazara giden insanın filesinde, ay sonunu getiremeyen ailenin hesabında, geleceğinden kaygı duyan gencin düşüncelerinde, emeğinin karşılığını almak isteyen işçinin mücadelesinde ve hakkını ararken kendisini çaresiz hisseden vatandaşın yaşadıklarında saklıdır.
Bir ülkede insanlar yarınlarından emin değilse, gençler geleceklerini kurmakta zorlanıyorsa, çalışanlar emeklerinin karşılığını alamadıklarını düşünüyorsa, orada yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve yönetsel bir sorgulama da başlar.
Çünkü yönetmek, yalnızca makam sahibi olmak, karar vermek ve otorite kullanmak değildir. Yönetmek; sorumluluk üstlenmek, adaleti gözetmek, kamu kaynaklarını doğru kullanmak ve insanların hayatını kolaylaştırmaktır. Yönetme yetkisi, beraberinde hesap verme sorumluluğunu da getirir.
Bir yöneticinin başarısı, kendisine yöneltilen eleştirilerin azlığıyla değil, toplumun sorunlarına ne ölçüde çözüm üretebildiğiyle değerlendirilmelidir. Vatandaşın beklentisi ayrıcalık değil; adil bir düzen, güvenilir kurumlar, insanca yaşam koşulları ve geleceğe umutla bakabilmektir.
İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı, gençlerin gelecek planlarını ertelediği, emeklilerin geçim hesabı yaptığı bir ortamda şu soruyu sormak zorundayız: Başarı dediğimiz şeyin ölçüsü nedir? Yapılan açıklamalar mı, ortaya konulan rakamlar mı, yoksa vatandaşın gerçek yaşam şartları mı?
Elbette ekonomik göstergeler önemlidir. Ancak rakamların arkasındaki insanı göremiyorsak, kalkınmanın gerçek anlamını da kavrayamayız. Çünkü bir ülkenin gelişmişliği yalnızca yollarıyla, binalarıyla veya ekonomik büyüklüğüyle değil, insanına sunduğu yaşam kalitesiyle de ölçülür.
İnsanın insanca yaşayamadığı bir yerde, başarı söylemleri tek başına gerçeği anlatmaya yetmez.
Bir başka önemli meselemiz de adalettir. Çünkü adalet, bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan en temel güven duygularından biridir. Adalet duygusu zedelendiğinde yalnızca mahkemelere değil, kurumlara, yönetime ve insan ilişkilerine duyulan güven de zarar görür.
Adalet, kanunların yalnızca kâğıt üzerinde bulunması değildir. Kanunların herkese eşit uygulanması, hak arama yollarının etkili olması ve hiç kimsenin makamı, serveti veya yakınlıkları nedeniyle ayrıcalıklı görülmemesidir.
Bir vatandaş hakkını ararken kendisini yalnız hissediyorsa, güçlü olanın karşısında çaresiz kaldığını düşünüyorsa, burada üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir sorun vardır.
Elbette her şikâyet tek başına bütün bir sistemi değerlendirmek için yeterli değildir. Ancak toplumun farklı kesimlerinden benzer şikâyetler yükseliyorsa yapılması gereken, bu sesleri susturmak veya küçümsemek değil, iddiaları araştırmak ve gerekli önlemleri almaktır.
Çünkü adaletin gücü, yalnızca suç işleyeni cezalandırmasında değil, suçsuzun hakkını korumasında ve herkese eşit mesafede durabilmesindedir.
Bir toplumda adalete duyulan güven zayıflarsa, birlikte yaşama iradesi de yara alır.
Peki, bütün bunların yanında ahlak ve vicdan nerede duruyor?
Dürüstlük, liyakat, kul hakkı, merhamet, sorumluluk ve başkasının hakkına saygı… Bunlar yalnızca güzel sözlerden ibaret değildir. Bir toplumun karakterini belirleyen temel değerlerdir.
Ancak çıkarın ilkelerin önüne geçtiği, makamın sorumluluktan daha önemli görüldüğü, insanların birbirini anlamak yerine birbirini suçladığı bir ortamda toplumsal değerler de aşınmaya başlar.
Burada yalnızca yönetenleri değil, kendimizi de sorgulamalıyız.
Kendimiz haksızlığa uğradığımızda adalet isteyip başkasının mağduriyetine sessiz kalıyorsak, kendi hakkımızı savunurken başkasının hakkını görmezden geliyorsak, dürüstlüğü yalnızca başkalarından bekleyip kendi çıkarlarımız söz konusu olduğunda ilkelerimizden vazgeçiyorsak, sorunun bir parçası hâline gelmişiz demektir.
Vicdan, yalnızca başımıza bir haksızlık geldiğinde hatırlayacağımız bir duygu değildir. Asıl değerini, başkasının hakkını korumamız gerektiğinde gösterir.
Ahlakın ölçüsü, insanın ne kadar güçlü olduğu değil, gücünü nasıl kullandığıdır. Bir insanın gerçek karakteri, kendisinden güçsüz olana nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Vicdanını yalnızca başkalarını yargılamak için kullanan bir toplum, kendi yanlışlarıyla yüzleşme yeteneğini zamanla kaybeder.
Bugün insanca yaşam meselesini de bütün açıklığıyla konuşmak zorundayız.
Kira, gıda, ulaşım, eğitim ve sağlık gibi temel ihtiyaçları karşılamak giderek zorlaşıyorsa, insanlar yalnızca bugünü değil, yarınlarını da kaygıyla düşünüyorsa, bu tabloyu sıradanlaştırmak mümkün değildir.
İnsan yalnızca hayatta kalmak için yaşamaz. Bir gelecek kurmak, ailesini güven içinde yaşatmak, çocuklarına iyi bir eğitim sağlamak, emeğinin karşılığını almak ve yarına umutla bakmak ister.
Gençlerin hayalleri erteleniyor, çalışan insanlar bütün emeklerine rağmen geçim kaygısı taşıyor, emekliler yıllarca verdikleri emeğin ardından huzurlu bir yaşam sürmekte zorlanıyorsa, toplum olarak kendimize şu soruyu sormalıyız: İnsanların yaşam kalitesini gerçekten yükseltebiliyor muyuz?
Çünkü ekonomik büyümenin gerçek karşılığı, vatandaşın hayatında görülmelidir. İnsanların sofrasına, evine, eğitimine ve geleceğine yansımayan bir gelişmenin toplumsal anlamı eksik kalır.
İnsanca yaşamak bir ayrıcalık değil, insan onurunun gereğidir.
Peki, bu noktaya nasıl geldik?
Elbette böyle bir tablonun tek bir sebebi yoktur. Toplumsal sorunlar bir günde ortaya çıkmaz. Yıllar içinde biriken ekonomik tercihler, kurumsal zayıflıklar, eğitimdeki sorunlar, gelir dağılımındaki dengesizlikler, kutuplaşma ve hesap verebilirlik eksiklikleri bu sürecin parçaları olabilir.
Sorunları yalnızca bir kişiye, bir partiye veya tek bir döneme bağlamak, gerçeği bütün yönleriyle anlamamızı zorlaştırır. Ancak nedenlerin çokluğu, sorumluların hesap verme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.
Yönetimlerin aldığı kararlar, kurumların işleyişi ve kamu kaynaklarının kullanımı toplumun hayatını doğrudan etkiler. Bu nedenle yönetim anlayışı eleştiriye açık olmalı, yapılan yanlışlar kabul edilmeli ve sonuçları konusunda hesap verilebilmelidir.
Öte yandan toplum da kendi tercihlerini, alışkanlıklarını ve sessiz kaldığı meseleleri sorgulamalıdır. Haksızlık karşısında susmak, liyakat yerine yakınlığı tercih etmek, farklı düşünene düşman gözüyle bakmak ve kişisel çıkarları ortak yararın önüne koymak sorunları derinleştirebilir.
Ancak toplumsal sorumluluktan söz etmek, yönetim sorumluluğunu vatandaşın omuzlarına yüklemek anlamına gelmez. Yetki ve karar gücü kimdeyse, sorumluluk da o ölçüde büyür.
Bugün ihtiyacımız olan şey, geçmişi suçlayacak bir hedef aramakla yetinmek değil; yanlışların nerede başladığını, nasıl büyüdüğünü ve neden çözülemediğini ortaya koymaktır.
Çünkü gerçeklerle yüzleşmeden çözüm üretilemez. Hataları kabul etmeden de kalıcı bir değişim sağlanamaz.
Bütün bunlardan daha tehlikeli bir mesele var ki, o da yanlışlara alışmaktır.
Bir toplum bir anda çökmez. Bazen asıl tehlike, sorunların varlığından çok, insanların bu sorunları zamanla normal kabul etmeye başlamasıdır.
Haksızlık karşısında şaşırmamak, yoksulluğu kaçınılmaz görmek, liyakatsizliği hayatın olağan bir parçası saymak ve başkasının mağduriyetini önemsizleştirmek, toplumsal duyarlılığı zayıflatır.
Bir süre sonra insanlar yanlışın neden yanlış olduğunu tartışmak yerine, o yanlışın içinde nasıl ayakta kalacaklarını düşünmeye başlar.
İşte asıl tehlike budur.
Çünkü haksızlığın sıradanlaştığı yerde hak aramak zorlaşır. Adaletsizliğin olağan kabul edildiği yerde vicdanın sesi zayıflar. İnsanların birbirine güvenmekte zorlandığı bir ortamda ise toplumsal dayanışma yara alır.
Bir ülkenin geleceği yalnızca ekonomik kaynaklarına, teknolojisine veya fiziki yatırımlarına bağlı değildir. Kurumların ne kadar güvenilir olduğu, insanların birbirine ne ölçüde güvendiği ve toplumun ortak değerlerini ne kadar koruyabildiği de bu geleceği belirler.
Bir toplum için en büyük tehlikelerden biri, sorunlarını çözememesi kadar, artık çözülebileceklerine dair inancını kaybetmesidir.
Bugün kendimize yalnızca “Bu ülke nasıl bu hâle geldi?” diye sormak yetmez. Nerede yanlış yaptık? Hangi sorunları zamanında görmezden geldik? Hangi haksızlıkları yalnızca bize dokunmadığı için önemsemedik? Kamu gücünü kullananlardan ne kadar hesap sorabildik? Adaleti, liyakati ve insan onurunu hayatımızın vazgeçilmez değerleri hâline getirebildik mi?
Ve belki de en önemlisi: Bütün bunları değiştirmek için ne yapmaya hazırız?
Bu sorular herhangi bir siyasi görüşün sınırlarına sığmayacak kadar önemlidir. Çünkü adalet bir tarafın, ahlak başka bir tarafın, insan onuru ise yalnızca belirli bir kesimin meselesi değildir. Bunlar, birlikte yaşamak isteyen herkesin ortak sorumluluğudur.
Hiçbir yönetim eleştiriden muaf değildir. Hiçbir siyasi düşünce kendisini ahlakın ve adaletin tek temsilcisi ilan ederek sorgulanmaktan kurtulamaz. Hiçbir toplum da kendi yanlışlarını görmezden gelerek daha adil bir gelecek kuramaz.
İhtiyacımız olan şey, birbirimizi suçlayarak rahatlamak değil; sorunları açıkça ortaya koymak, sorumluları hesap verebilir kılmak ve çözüm üretmektir. Hukukun üstünlüğünün korunduğu, liyakatin esas alındığı, kamu kaynaklarının şeffaf biçimde yönetildiği ve insanın yaşam koşullarının iyileştirildiği bir düzen için somut adımlar atılmalıdır.
Bugün ülkenin dört bir yanından yükselen kaygıları, itirazları ve adalet arayışlarını ciddiye almak zorundayız. Her sorunu aynı nedene bağlamak doğru değildir; ancak rahatsız edici olduğu için hiçbir sorunu görmezden gelmek de kabul edilemez.
Çünkü mesele, sorunların dile getirilmesi değil; o sorunları doğuran şartların neden hâlâ varlığını sürdürdüğüdür.
Bu ülkenin insanları ayrıcalık istemiyor. Haklarının korunmasını, emeklerinin karşılığını, adil bir düzeni ve çocuklarına güvenle bırakabilecekleri bir geleceği istiyor.
Bunları istemek aşırılık değildir. Bunları sorgulamak tarafgirlik değildir. Bunları talep etmek de kimsenin lütfuna bağlı değildir.
Artık şunu anlamalıyız: Bir ülkenin gerçek gücü, yalnızca ne kadar zengin olduğu veya ne kadar büyük projeler gerçekleştirdiğiyle ölçülemez. Gerçek güç; vatandaşının hakkını koruyabilmesinde, insanına güven verebilmesinde ve en zor durumda olanına dahi insanca yaşama imkânı sunabilmesinde saklıdır.
Bir ülkeyi yeniden ayağa kaldıracak olan; gerçeklerle yüzleşme cesareti, sorumluluk üstlenme ahlakı, adalete bağlılık ve insanı her türlü çıkarın üzerinde tutan bir anlayıştır.
Aksi hâlde aynı soruları sormaya, aynı sorunları konuşmaya ve aynı hayal kırıklıklarını yaşamaya devam ederiz.
Ve belki de bütün bu meselelerin en acı tarafı şudur:
Bir ülke geleceğini her zaman imkânlarını kaybederek yitirmez. Bazen adalete olan inancını, vicdanını ve yeniden ayağa kalkabileceğine dair umudunu kaybederek yitirmeye başlar.
Vesselam.
Nevzat AKSOY



