Nevzat AKSOY
Kaybettiğimiz vicdan, unuttuğumuz insanlık ve peygamberlerin çağrısı
Değerli okuyucularımız,
Lev Tolstoy’un insanlığın vicdanına seslenen şu anlamlı sözü, üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir gerçeği anlatıyor:
“Acı duyabiliyorsan canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan insansın.”
İnsan olmak, yalnızca nefes almak, yemek içmek ve hayatını sürdürmek değildir. İnsan olmak; başkalarının acısını hissedebilmek, haksızlık karşısında sessiz kalmamak ve ihtiyaç sahiplerine yardım edebilmektir.
Peki, dünya nüfusunun sekiz milyarı aştığı günümüzde kaçımız gerçekten insan olmanın sorumluluğunu taşıyoruz? Kaçımız başkasının acısını kendi acımız gibi hissediyoruz?
Dünyanın bir köşesinde çocuklar açlıktan ölürken başka bir köşesinde sofralar israfla doluyorsa, insanlar savaşlarda hayatlarını kaybederken diğerleri bu acıları sıradan bir haber gibi izliyorsa burada ciddi bir vicdan sorunu yok mudur?
Ne yazık ki çağımızda birçok insan, başkalarının acılarına karşı duyarsızlaşıyor. Gözler görüyor ama gönüller görmüyor, kulaklar işitiyor ama vicdanlar duymuyor.
Teknolojide ilerliyor, bilgiye kolayca ulaşıyoruz. Ancak merhametimizi ve insanlığımızı da aynı ölçüde geliştirebiliyor muyuz?
Unutmayalım ki yaşamak, yalnızca soluk alıp vermek değildir. Başkasının acısını hissedebilmek de insan olmanın en önemli ölçülerinden biridir.
Peygamberlerin insanlığa çağrısı
İslam inancına göre Allah, insanlara doğru yolu göstermek; onları iyiliğe, adalete ve güzel ahlaka çağırmak için peygamberler göndermiştir.
Peygamberler insanları Allah’ın birliğine inanmaya, haksızlıktan uzak durmaya, kul hakkını gözetmeye ve dürüst yaşamaya davet etmişlerdir.
Ancak bugün kendimize şu soruları sormalıyız:
Bunca peygamberin öğütlerine rağmen neden hâlâ zulüm, haksızlık, yolsuzluk ve merhametsizlikle karşılaşıyoruz? Neden inandığımız değerleri hayatımıza yeterince yansıtamıyoruz? Neden Allah’ın emirlerini dilimizden düşürmezken kul hakkı konusunda aynı hassasiyeti her zaman gösteremiyoruz?
Asıl mesele, peygamberlerin ne söylediğinden çok, bizim onların mesajlarını ne kadar uygulayabildiğimizdir.
Çünkü doğruyu bilmek başka, doğru yaşamak başkadır.
Peygamberler bugün aramızda olsaydı…
Bir an için düşünelim: Peygamberlerin kendi dönemlerinde mücadele ettikleri kötülüklerin ve haksızlıkların günümüzde de devam ettiğini görseydik, acaba bize ne söylerlerdi?
Elbette bugün ne söyleyeceklerini kesin olarak bilemeyiz. Ancak Kur’an’da anlatılan mücadelelerinden yola çıkarak onların öğütlerini günümüz insanı için değerlendirebiliriz.
Hz. Nuh, insanları Allah’a karşı sorumluluklarını unutmamaya, kibirden uzak durmaya ve doğru yola yönelmeye çağırırdı.
Belki de bize şöyle seslenirdi:
Ey insan! Seni yaratan Rabbini unutma. Malına, makamına ve gücüne güvenerek sorumluluklarından kaçma.
Çünkü insanın Allah’a karşı sorumluluğunu unutması, diğer insanlara karşı görevlerini de ihmal etmesine yol açabilir.
Hz. Şuayb, ticarette hile yapanlara, insanların emeğini sömürenlere ve başkalarının hakkını yiyenlere karşı çıkardı.
Belki de şöyle derdi:
Ey insanlar! Kazancınızı artırmak için başkalarının hakkını eksiltmeyin. Ölçüde ve tartıda dürüst olun. Haksız kazançla zenginleşirken ahlakınızı yoksullaştırmayın.
Bugün de insanların emeğinin karşılığını vermemek, fırsatçılık yapmak ve başkalarının çaresizliğinden yararlanmak aynı ahlaki sorunun farklı biçimleri değil midir?
Hz. Lut, insanları ahlaki sorumluluklarını unutmamaya ve Allah’ın koyduğu sınırları gözetmeye çağırırdı.
Onun kıssası bize, insanın arzularını her şeyin üzerinde tutmaması ve hayatını ahlaki ölçülere göre yaşaması gerektiğini hatırlatır.
Burada önemli olan, başkalarını yargılamadan önce kendi davranışlarımızı sorgulamaktır.
Hz. Musa, Firavun’un zulmüne karşı mücadele etmiş ve insanları adalete çağırmıştır.
Bugün yaşanan haksızlıkları görseydi, güç sahiplerine adaletin önemini hatırlatırdı.
Çünkü makam ve güç, insanlara zulmetmek için değil, adaleti sağlamak için kullanılmalıdır. Güçlü olmak, başkalarının hakkını çiğneme hakkı vermez.
Hz. Salih, kendilerini iyiliğe çağıranlara kötülükle karşılık veren insanlara karşı mücadele etmiştir.
Onun kıssası bize, iyiliği küçümsemenin ve yanlışta ısrar etmenin topluma zarar verdiğini gösterir.
Bazen doğruyu söyleyen insanlar bizi rahatsız edebilir. Ancak duymak istemediğimiz gerçekler, hatalarımızı fark etmemize yardımcı olabilir.
Hz. Hud, insanları kibirden ve sahip oldukları güçle gururlanmaktan sakındırırdı.
Belki de şöyle seslenirdi:
Ey insanlar! Gücünüzle ve zenginliğinizle gururlanmayın. Hiçbir toplum sonsuza kadar güçlü kalacağını düşünmemelidir. Allah her şeyi bilendir.
Tarih, kendisini vazgeçilmez gören nice insanın ve toplumun gelip geçtiğini gösteriyor. Bundan ders çıkarmak hepimizin sorumluluğudur.
Hz. İbrahim ise insanları Allah’ın birliğine inanmaya ve hakikati aramaya çağırırdı.
Belki de bugün bize şu soruları sorardı:
Ey insan! Allah’a inandığını söylüyorsun. Peki, bu inanç davranışlarına ne kadar yansıyor? Adaletli misin, merhametli misin, başkalarının hakkını koruyor musun?
Çünkü inanç, yalnızca dille ifade edilen bir söz değildir. İnsan, inancını davranışlarıyla da göstermelidir.
Peygamberlerin hayatlarından çıkaracağımız en önemli derslerden biri budur: İnsan, önce kendisini sorgulamalı ve inandığı değerleri hayatına yansıtmalıdır.
Peki, biz Müslümanlar olarak neredeyiz?
Bizler Allah’a inandığımızı, Peygamberimizi sevdiğimizi ve Kur’an’ı rehber kabul ettiğimizi söylüyoruz. Namaz kılıyor, oruç tutuyor ve dua ediyoruz.
Bunların yanında kendimize şu soruyu da sormalıyız:
İnancımız bizi daha dürüst, daha merhametli ve daha adaletli bir insan yapıyor mu?
İbadet ettiğimiz hâlde başkasının hakkını gözetmiyorsak, dinimizden söz ettiğimiz hâlde yalan söylüyorsak, Allah’ın merhametini dilerken insanlara merhametsiz davranıyorsak kendimizi sorgulamamız gerekmez mi?
Bir Müslüman, komşusunun açlığını, yetimin çaresizliğini ve mazlumun feryadını görmezden gelebilir mi?
Elbette hiç kimse kusursuz değildir. Hepimiz hata yapabiliriz. Önemli olan yanlışlarımızı fark etmek, onlardan dönmek ve kendimizi düzeltmek için çaba göstermektir.
Ancak yanlışlarımızı alışkanlık hâline getirir ve başkalarının hakkını önemsemezsek vicdanımızı kaybetme tehlikesiyle karşılaşırız.
Allah’ın rızasını kazanmak istiyorsak yalnızca ibadetlerimize değil, insanlara karşı davranışlarımıza da dikkat etmeliyiz.
Dürüst olmak, kul hakkından kaçınmak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, yetimi ve komşuyu gözetmek, adaletten ayrılmamak güzel ahlakın temelidir.
Çünkü insanın inancı, en çok da başkalarına nasıl davrandığında ortaya çıkar.
İnsanlığın en büyük sorunu: vicdansızlık
Bugün dünyanın birçok yerinde savaşlar, açlık, yoksulluk ve adaletsizlik yaşanıyor. Masum insanlar hayatlarını kaybediyor, çocuklar korkuyla büyüyor, aileler evlerini ve sevdiklerini yitiriyor.
Bir annenin evladını kaybetmesi, hangi ülkede yaşarsa yaşasın aynı acıdır. Bir çocuğun aç kalması, hangi dili konuşursa konuşsun aynı çaresizliktir.
Ancak bazen insanların acılarını bile kimliklerine göre değerlendiriyoruz. Kendimizden olanların acısına üzülürken başkalarının acılarına duyarsız kalabiliyoruz.
Oysa adalet, yalnızca kendimizden olanlar için istenmez. Merhamet de yalnızca bize benzeyen insanlara gösterilmez.
Bir insanın acısı, bize benzediği zaman önemli hâle geliyorsa vicdanımızı sorgulamamız gerekir.
Tolstoy’un sözü tam da burada anlam kazanıyor. İnsan olmak, yalnızca kendi acısını hissetmek değil, başkalarının acısına da duyarlı olabilmektir.
Bir haksızlığı gördüğümüzde sesimizi çıkarmak, ihtiyaç sahibine yardım etmek ve mazlumun yanında durmak insanlığımızın gereğidir.
Dünyayı tek başımıza değiştiremeyebiliriz. Ancak kendi davranışlarımızı değiştirebilir ve bir insanın hayatına iyilik katabiliriz.
Bazen bir yetimin başını okşamak, bir yoksulun sofrasına katkıda bulunmak veya haksızlık karşısında doğruyu söylemek çok büyük anlam taşır.
Çünkü insanlık, yalnızca sözlerle değil, yapılan iyiliklerle yaşatılır.
Peygamberlerin mirası, bizim sorumluluğumuz
Peygamberlerin hayatlarını yalnızca geçmişte yaşanmış olaylar olarak görmemeliyiz. Onların mücadelelerinden çıkardığımız dersleri kendi hayatımızda uygulamalıyız.
Hz. Nuh’un kıssası sabrı ve sorumluluğu, Hz. Şuayb’ın mücadelesi ticarette dürüstlüğü, Hz. Lut’un kıssası ahlaki sorumluluğu, Hz. Musa’nın mücadelesi zulme karşı durmayı, Hz. Salih’in kıssası yanlışta ısrar etmemeyi, Hz. Hud’un çağrısı kibirden uzaklaşmayı, Hz. İbrahim’in hayatı ise Allah’ın birliğine inanmayı ve hakikati aramayı hatırlatır.
Bu öğütler bugün de önemini koruyor. Çünkü zaman değişse de insanlığın adalete, merhamete ve dürüstlüğe duyduğu ihtiyaç değişmiyor.
Çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil, dürüst olmayı da öğretmeliyiz. Yalnızca kazanmayı değil, helalinden kazanmayı da anlatmalıyız. Güçlü olmanın yanında güçsüzü korumanın önemini de kavratmalıyız.
İnsanları yalnızca zenginlikleriyle, makamlarıyla veya başarılarıyla değerlendirmemeliyiz. Onların ne kadar adil, güvenilir ve merhametli olduklarına da bakmalıyız.
Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği, yalnızca maddi imkânları değil, insanlarının ahlakı ve vicdanıdır.
ne zaman yeniden insan olacağız?
Değerli okuyucularımız,
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
Ne zaman yeniden insan olmanın anlamını hatırlayacağız?
Ne zaman bir yetimin gözyaşını gördüğümüzde içimiz sızlayacak? Ne zaman bir mazlumun feryadını duyduğumuzda elimizden geleni yapacağız? Ne zaman başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemseyeceğiz?
Ne zaman inandığımız değerleri yalnızca dilimizle değil, davranışlarımızla da göstereceğiz?
Unutmayalım ki dünya, yalnızca kötülük yapan insanlar yüzünden değil, iyilik yapabilecek insanların sessiz kalması yüzünden de yara alır.
Bir haksızlığı önleyebilecekken sessiz kalmak, bir açın ihtiyacını karşılayabilecekken görmezden gelmek ve bir mazlumun sesini duyabilecekken kulaklarımızı kapatmak vicdanımızı zayıflatır.
Hepimiz dünyayı tek başımıza değiştiremeyebiliriz. Ancak kendi davranışlarımızı değiştirebilir, bir insana yardım edebilir ve bir başkasının acısını hafifletebiliriz.
İnsanlık, büyük sözlerle değil, samimi davranışlarla yeniden ayağa kalkacaktır.
Peygamberlerin çağrısı bugün de vicdanımıza sesleniyor. Bize düşen, bu çağrıyı duymak ve hayatımıza yansıtmaktır.
Çünkü asıl mesele kaç yıl yaşadığımız değil, yaşarken kaç insanın hayatına iyilik kattığımızdır. Önemli olan yalnızca ne kadar kazandığımız değil, kazanırken başkalarının hakkını koruyup korumadığımızdır.
Ve bütün bu gerçekleri belki de şu cümle en güzel şekilde anlatıyor:
İnsan olmak, yalnızca kendi acısını hissetmek değil, başkasının acısına da yüreğinde yer açabilmektir.
Tolstoy’un sözüyle yeniden düşünelim:
“Acı duyabiliyorsan canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan insansın.”
Öyleyse gelin, yalnızca yaşayan insanlar olmayalım. Vicdanıyla hisseden, merhametiyle yardım eden, adaletiyle güven veren ve inancını güzel ahlakıyla gösteren insanlar olalım.
Çünkü insanlığın kurtuluşu, önce insanın kendi vicdanını sorgulamasıyla başlayacaktır.
Vesselam.
Nevzat AKSOY





